Dizifilmler ve Kişiler arasındaki İlişki: Toplumun Kodlanması

propaganda-fight

“Dünyadaki herkesin parmak izinin farklı olması, kimsenin sana benim gibi dokunamayacağının kanıtıdır!” Poyraz Karayel.

“Şimdi o gidiyor ya, ikiden bir çıkınca ne kalır geriye? Bir kalır değil mi? Öyle değilmiş işte. Yarım kalıyormuşsun…” Leyla ile Mecnun

“Biraz sevmek diye bir şey yok! Ya öleceksin aşkından ya da vazgeçeceksin.” Suskunlar

Diziler diziler ve yine diziler..Çalışanlarımız için kendine ve sevdiklerine ayırması gereken tek zamanı çalan ve hatta işyerinde bile kaçamak izlenen dizilerimiz..Pekala bu dizilerin gittikçe sayısının artıyor olmasının ve insanları tüm boş zamanlarında televizyon denen ekrana bağlamasının sırrı nedir.Akşamlarımızın ve hatta gecelerimizin aklımızı meşgul eden ,içerdiği tuhaflıkları ve entrikaları bile bizlere normalmiş gibi sunan bu yapımların esası nedir? Hiç düşündünüz mü?

Türkiye’deki dizilerin büyük çoğunluğuna baktığımızda acı ve gözyaşı görüyoruz. İhanet, kıskançlık, tuzaklar, huzur bulamayan aşklar, kurban konumuna düşen başroller, kahkahalar atan kötü karakterler…  Sırf bunlardan oluşmuyor tabi diziler, ama izleyiciyi çeken ,biliyoruz ki bu entrikalar ve duygu sömürüsü. Öyleyse düşünmek lazım neden bunları izliyoruz? Ve daha da önemlisi, bunları izlemek bizi nasıl etkiliyor?

Ağlayan, acı çeken birini gördüğümüzde ne olur? Yaşadığımız acılara ortak bulduğumuzdan rahatlamış hissederiz. Ortak bir yanımız yoksa bile duygudaşlık yapar, biz de onunla beraber üzülürüz. İçimizdeki bir yanla ise onun ağladığına, çektiği acılara seviniriz, çünkü bu sayede kıyas yaparak kendimizi daha ‘iyi’ bir konumda hissederiz. Reddetmeye lüzum yok, iki zıt da aynı anda vardır içimizde- yoğunluğu kişiliğimize, o anki halimize göre değişse de-. Dedikodu tam da bu yüzden kültürümüzde insanların bir küp altına değişmeyeceği bir huydur sanki. Zihnimiz ,sayısal işlediğinden iyi olduğumuza, hissettiğimize ,kanaat getirmek için başkalarının kötü olduğunu görmeye ve kıyasla üstün gelmeye ihtiyaç duymaktadır. Bilinçsizce bir süreçdir aslında bu ve o yüzden de savunmaya geçmeye lüzum yoktur, Neticesinde insanızdır, Aslında şöyle demek daha uygun olur sanırım: şimdiye kadar böyle öğrendik ve böyle şartlandırıldık..

Toplum Kodlama

İnsan, davranışlarını çevresindeki insanları izleyip taklit ederek davranan bir canlıdır. Bu yüzdendir ki örneğin bir ailenin çocuğu etrafında sergilediği davranışlara dikkat etmesi ,çocuğun gelişimi için oldukça önemlidir. Bu yüzdendir ki arkadaş seçimine dikkat edilmesi önerilir.  Çünkü İyi-kötü ayırmadan hatta farkı algılamadan, kabul edilmek ve sevilmek adına gördüğümüz örnekler gibi davranırız. Bu zihnin bilinçsizce yürüttüğü bir işlemdir ve her ne kadar kendimizi etkilenmez sansak da bu elimizde olan bir seçim değildir.

İnsanlar %6 oranında mantıklı şeçimler yapar

İnsanlar %6 oranında mantıklarıyla seçim yaparken %94 oranında ise bilinçaltı etkisiyle seçimler yaparlarmış.Bunu göz önünde bulundurarak dizilerin bize, özellikle de iyice yumuşak hamurlu çocuklarımıza neler öğrettiğini bir gözden geçirelim. “İyi olan hep acı çekiyor, bu hayatta kazanmak için kötü olmak lazım.” “Erkekler aldatır, olsun eninde sonunda affedilir. Haşa, kadın aldatırsa affetmek erkekliğe yakışmaz” “Evlilik dışı cinsellik, erkek yaparsa sorun değil, kadınsa hor görülür. Hele hamile kalan kız dayağı, evlatlıktan reddedilmeyi, hatta ölümü hak eder.” “Zengin olmak, zenginliğini, itibarını korumak için her türlü çirkin yol mubahtır” ”Aile içerisinde yenge enişte gibi kişilere asılınabilinir,tutanın elinde kalır”  …

Dizilerin önerdiği mesajlar bunlar olmayabilir, sonuçta iyi karakter – kötü karakter diye bir ayrım vardır ve hangi davranışın kime ait olduğu bellidir. Entelektüel olarak bu böyle olabilir, ama dediğim gibi davranışları görerek öğrenen bilinçaltımız için böyle bir ayrım yoktur. Bu durum tıpkı sigara içen bir babanın oğluna “Sigara içmek zararlıdır yavrum sen sakın içme” demesine benzer. Çocuk bilinçsizce duyduğunu değil gördüğünü örnek alacaktır.

Gördükçe insan alışır.

Bu durumda dizilerin neleri normalleştirdiğini, meşrulaştırdığını fark edecek olursak; Tecavüz, kadını aşağılama, herşeyin para olması,fakirin ancak zengin bularak yaşamını sürdürebileceği,şiddet, yalan dolan… Yalnız bunlar yok elbet dizilerde, ama bunlar düşününce olarak bana en korkutucu gelen gizli öğretiler ve karakterlerin davranışlarında saklı değerler. Gördüklerimiz, “dış dünya”ya dair öğrendiklerimiz ,bizi, yani toplumu kodlar. Bu durumda dizi yapımcılarının topluma etki etmekte çok büyük bir gücü var demektir. Hatta bu gücün doğurduğu bir sorumluluk. Pardon sorumsuzluk!!..

Kapitalizmin yayılmasında en büyük etkenlerden biri, bu kültürün merkezi olan ülkelerde medya sektörünün bu gücün farkına varmış olmasıdır. Bu güç tüketim hastalığını yaratmak adına kullanılmaktadır. Ve onları örnek alan birçok ülke daha, medya unsurlarını ,çıkar döngüsünün işine gelecek fikirleri ve davranış biçimlerini empoze etmek için kasıtlı olarak kullanmaktadır. Elbette ki dizi senaristlerimiz toplumumuzu çöküşe götürmeye çalışıyor demiyorum, ancak ;farkına varılmayan güç bilinçsizce kullanılırken kolayca tehlikeli bir silaha dönüşebilir diyorum. 

Bizler ,İzlediğimiz ve sevdiğimiz karakterlerle kendimizi bağdaştırıyoruz. Hayatımızda kendimizi de bu rollere benzetip, gözyaşı dökecek dramalar yaratıyoruz. Kurban konumu en çok başrole yakıştığından, başrolü olduğumuz hayat hikayemizi sıklıkla kurbanı oynayacak şekilde yorumlamaya meyil ediyoruz. Kimilerimiz gerçek hayatta yaptığımız dedikodular yetmiyormuş gibi, dizilerdeki karakterleri de gerçekmişçesine çekiştiriyoruz.Bu tür yayınlar sol beynimizi geliştirmektedir.Bunun sonucu olarak da,daha çıkarcı daha ben merkezci ve egoist bireyler haline dönüşmekteyiz.Beynin sağ yanı geliştirilmediği için de aşk gibi şefkat gibi sanat ve edebiyat gibi unsurların hayatımızdan gittikçe uzaklaştığını da görüyoruz.

Tüm duygular kendini arttıracak şekilde etki ettiğinden, acımız daha çok acı izlemeye, bu titreşimi daha çok arttırmaya itiyor. Bir bağımlılık gibi, içimizde beslenen bir canavar misali, bu titreşim arttıkça da hayatımıza daha kuvvetle başka acıları çekiyoruz. Dizilerde ortaya konan olguları bir renk, örneğin mavi diye adlandırırsak, her çevirdiğimiz kanalda maviye bakar, maviyi koklar, maviyi konuşurken, kısacası maviye bulanırken, hayatımızın da iyice mavileşmemesi mümkün müdür sizce..?

Kısır Döngünün Sonu

Peki tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Yani bizim toplumumuz dizilerde gördüğü için mi bu davranışları sergiliyor, yoksa zaten bunlar hayatta olan şeyler olduğu için mi dizilerde bunları görüyoruz? Cevap bana kalırsa açık: bu ikisi birbirini besleyen bir döngüdür.  Kültürümüzde bu algılar yaygındır çünkü bugüne kadar bunları görüp iyileştirmeden yinelemişizdir ve bunu yapmaya devam ettiğimiz sürece de kültürümüz bu şekilde olmaya devam edecektir. Öyleyse konu burada, ”diziler nasıl olmalı” sorusuna dönüyor. Yani hayatımızın ve toplumun rengini değiştirmek istiyorsak ne yapılması gerek?

Belli ki kötüyü konuşmaya, göstermeye, yinelemeye devam ederek onu dönüştüremiyoruz. O halde iyiyi, iyileştirici olanı, çözümü konuşmanın ve göstermenin zamanı gelsin artık. Özgecan’ın ölümünden bir süre sonra babası bir televizyon programına telefonla katıldı. Son söylediği sözler o kadar önemliydi ki, kulak verilmeden geçip gidivermesine gönlüm elvermez.

“İnsanın sadece özgürlüğünün kısıtlanması o suçu bir daha işlemeyeceği anlamına gelmiyor. O suçu onun içindeki hangi değer, hangi varlık sebep olmuşsa onun cezalandırılması gerekiyor. Yani nefsinin ıslah edilebilmesi için, hani “şiddeti konuşacağız” dediniz ya, şiddet yerine o insanların nasıl terbiye edileceğinin konuşulması bence daha iyi olacak.”

Acılar, entrikalar ve gözyaşı kadar, gelişim, dönüşüm ve iyileşmek de hayatın gerçekleridir. Öyleyse salonumuzdaki büyülü pencereden gördüklerimiz bunlar da olabilir pekala. Farkına varmaksızın gönüllüce aldığımız bu zehir, tam tersi radikal bir şifa olma potansiyeline de sahiptir. Örnek almanın toplumu iyileştireceği düşünüldüğünde,iyi karakterlerin ve eylemlerin özendirildiği diziler, bizi bilinçlenme yolunda kodlayan davranışlar haline gelecektir.. Neticesinde fikrimiz, zikrimiz, duygularımız, enerjimiz bu yönde yoğunlaşacaktır. Hayatımız ve dolayısıyla kültürümüz de bu yönde dönüşüşüm geçirecektir. Hep birlikte yaratmaya koşullandığımız acı batağından çıkıp kişisel huzura ve refaha erebiliriz böylelikle de.  Ve bu gerçekten de bu kadar basittir.

Bu durumda dizi yapımcılarına büyük bir rol düşüyor. Ama bilinçlenmek ve bilinçlendirmek, yükselmek ve yükseltmek hepimizin rolü aslında. “Battı balık yan gider” deyip yaşamımızı dönüştürmek üzere ,sorumluluğumuzu reddetmek de mümkün, kelebek etkisine güvenerek ufak da olsa bir adım atmak da. İzlediklerimizi seçerek, alışkanlıklarımızı yinelemek ve özgürleşmek de elimizde, yayın akışına yön vererek  kendimizden başlayıp toplumu ve yansıttıklarını değiştirmek de.

Ve artık şunu da bilmeliyiz ki; çağımızda savaşlar cephede göğüs göğüse olmayacaktır.Nöropsikolojik savaşlar halinde toplumların bilinçaltı etkilenerek istenilen herşey yaptırılacaktır..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: